Onur Konuğumuz Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Konuşması

Değerli Ada dostları, edebiyat dostları, insan dostları, tüm canlıların dostları.
Bugün, beni bu etkinliğe onur konuğu olarak davet ettiğiniz için teşekkür ederim, benim için büyük bir onur bu.
Tam otuz yıl önce burada, Ada Dostları Derneği ile Türkiye Yazarlar Sendikasının düzenlediği etkinlikte Sait Faik Hikâye Armağanını almış gencecik bir yazar olarak yaptığım konuşmada, Sait Faik için; “Hem rağmen hem sayesinde yazdığımız ustamız” demiştim. Gerçekten öyleydi. Bütün büyük ustalara rağmen, onların bizi hayran bırakan ve korkutan yapıtlarına rağmen ve onların bize kattıkları sayesinde yazarız.
Ne söyleyeceğim ben şimdi bu törende, diye düşünmekten kaç gece uykularım kaçtı. Sonunda dün gece, Beyoğlu’da bir sinemaya gideyim bari dedim, biraz sakinleşeyim. Bir macera filmi seçmiştim düşüncelerimden kurtulmak için, girdim, oturdum, film başladı. Önce fark etmedim ama birkaç dakika sonra karanlıkta, salonun girdiğim salon olmadığını anladım. Film de başka bir filmdi. “Roma Tatili.” Audrey Hepburn ve Gregory Peck adlarını okuyunca şaşırdım. Galiba dalgınlıktan yanlış filme bilet almışım dedim ama, birden sinemanın da başka bir sinema olduğunu fark ettim.
Çocukluğumdaki sinemalar gibiydi. O eski kokuyu aldım, içim hem sevinç doldu hem şaşkınlığım büyüdü. Bir göz gezdirdim karanlıkta, salon bomboş, kimseler yok. Sağıma döndüm, yanımda bir adam oturuyor. Yalnızca ikimiz varız. Adam, başındaki fötr şapkayı kucağına katladığı pardösüsünün üstüne koymuş, büyük bir ilgiyle filmi izliyor. Yüzü hiç yabancı gelmedi. 50 yaşında yoktu. Kendisine baktığımı fark edince döndü yüzüme baktı. Gözlerimi kaçırmayınca biraz alay eder gibi,
“Ne bakıyorsun beybaba, birine mi benzettin?” dedi kendinden emin.
“Evet”, dedim, “bir büyük yazar vardı, öldüğünü bilmesem o diyecektim.” Beybaba sözü de koymuştu bu arada.
“Kimmiş o yazar beybaba?” dedi üstüme üstüme gelir gibi. Gözlerini de perdeden ayırmıyordu.
“Sait Faik Abasıyanık,” dedim. Sonra biraz kızgın: “Ben senin baban nereden oluyorum ki, sanki çok mu gençsin?” dedim
“”49 yaşındayım, sen en az 70’sin, baksana haline,” dedi alay ederek.
“Sen osun kesinlikle,” dedim.
“Sus da filmi seyret. Bak kimler oynuyor. Ben bu filmin çekildiğini duymuştum ama Türkiye’ye gelmeden ayrıldım.”
“Nereye gittin?” dedim.
“Sana ne! Sus dedim ya, filmi seyret, sonra konuşuruz.”
Filme bakmaya çalışıyordum ama aklım ondaydı. Bu kez o bana döndü, yüzüme acır gibi baktı.
“Ben aklındayım yanında değilim,” dedi.
Öyle mi acaba diyerek koluna değdim, yanımdaydı işte.
“Ne var?” dedi, koluna dokununca. Sıkılmış gibiydi benden, bir sigara çıkardı, yaktı.
“Söndür, kızacaklar,” dedim.
Küfretti. “Burada içmeyeceğiz de nerede içeceğiz?” dedi gözleri filmde.
Film bitti, çıktık. Yanında ben yokmuşum gibi yürüyordu. Pardösüsünü giymiş, yakalarını kaldırmıştı. Yağmur başlayınca yine küfretti. Bir otomobil durdu önümüzde, siyah, damalı bir Buick. “Atikali’ye gidiyorum,” dedi şoför. Bizimki tam biniyordu kolundan çektim,
“Gel, dedim şurada iki tek atalım, sonra Ada’ya götürürüm seni ustam;”
“Nereden de ustan oluyorum, reis desen anlarım, ben balıkçıyım, usta da neymiş?”
“Peki Sait Reisim,” dedim
“Yürü, çok da ince giyinmişsin, ıslanacaksın, Asmalımescit’e gidelim o zaman,” dedi.
Koşar gibi yürüyerek küçük meyhanelerden birine girdi. Ben de ardından. Garsonu tanıyormuş gibi:
“Bir küçük getir, biraz da lakerda, patlıcan filan,” dedi otururken. “Bugün elli lira telif aldım, rakılar benden…”
“Başüstüne Sait Reisim,” dedi garson.
İlk yudumunu aldı, bir oh çekti,
“Madem ada dedin, sabah olunca Galata Köprüsünden geçeriz Ada’ya.”
“Nasıl istersen reisim,” dedim, saygıyla.
Yüzüme baktı;” gençken hoş çocukmuşsun beybaba,” dedi bir kahkaha atarken. Sonra:
“Sen de mi yazıcısın?” diye sordu. Kendi hikayesinden bir yanıt vereyim dedim.
“Evet Kocaeli İkbal Ambarında katibim,” dedim, bastı kahkahayı.
“Okumuşsun ulan hikayemi,” dedi takdir eden bir tavırla.
“Hepsini ustam,” dedim.
“Helal,” dedi. Bir süre sustuk,
“Neden adaya gideriz dedin ben tam Atikali’ye gidecekken?” diye sordu.
“Seni anacağız,” dedim, “senin adına verilen ödülü alanlar da orada olacak, eskiler, yeniler, ada dostları, senin okurların… Hem kendi adanı merak etmiyor musun ne durumda?”
Yine küfretti, “Benim adıma ödül mü var?” diye sordu. Anlattım olan biteni, dinledi, “İyi mi bari kazananlar? İyi yazıyorlar mı?” diye sordu.
“Ödül alanların hepsi çok iyi yazıcı reisim,” dedim.
“Nasıl yazıyorlar? Ne anlatıyorlar merak ettim,” dedi.
“Hikâye anlayışı değişti ustam, reisim, bir de çok yazar var artık, binlerce. Senin dönemin gibi değil.” diye kekeledim. Binlerce sözüm üzerine gözlerini sonuna kadar açtı,
“Vay be!” dedi. “Kaç para veriyor dergiler, gazeteler? Zengin olmuşsunuzdur hepiniz,”
Bir şey söyleyemedim. Anlatamadım gazetelerin yerini sosyal medya denen bir ayrı dünyanın aldığını, dergilerin ayakta kalmak için telif bile ödeyemediklerini, gazetelerin içinde düşünce ya da sanat kalmadığını.
“Demek sen de yazıyorsun, bak bakalım şu meyhanede kimi yazarsın bir hikâye yazacak olsan?” diye sordu. Biliyordum, bunu Oktay Akbal’a Boğaz iskelelerinden birinin önünde sormuş, sonra da ders verir gibi kendi düşüncesini söylemişti. Yanlarında Orhan Veli de vardı.
“Garsonun hikayesi fena olmaz ustam,” dedim çekinerek.
Düşündü biraz, “Bak,” dedi “insanlar ikiye ayrılır, namuslu, namussuz, sömüren, sömürülen. Hepsinden de hikâye olur, sen yeter ki onların ruhlarını gör.
Pardösüsünün cebinden bir sarı defter çıkardı, açtı, birkaç satır yazdı, kapadı.
“Şimdi bir hikâye yazacaktım ama sana ayıp olur, birkaç not aldım, aslında not almak hikâyeyi unutturuyor insana; olsun, başkasını yazarım, hikâye mi yok!”
Birkaç dakika sessiz kaldık, sigarasının sonunu küllüğe basarken, tedirgince:
“Seviyorlar mı benim hikayeleri hâlâ?” diye sordu,
“Okuyan herkes seviyor, ustam,” dedim. Bu kez ustam’a kızmamıştı.
“Ne bileyim,” dedi “Hikayeci dediğin aynaya bakan herhangi biri gibidir. Kendini görür de yazdığını göremez, ondan sordum, merak ettim yetmiş yıl sonraya kaldı mı hikayelerim diye.
Belli ki aklında sorular vardı. Sessizce bekledim, lakerdadan küçük bir parça aldı, rakısından da iri bir yudum.
“Şu, Mark Twain Cemiyeti, benden sonra bizden kimseyi fahri üye yaptı mı?”
“O cemiyet bir süre sonra kapandı. Belgeleri Amerikan kongre kütüphanesinde imiş, ama pek öğrenemedim ustam,” dedim.
“Doğru ya, ta Amerikaya’mı gidilir bunu öğrenmek için,” dedi üzgün bir yüzle. “İki şeye sevinmiştim biliyor musun, biri, büyük insanoğlu, tam, eksiksiz insanoğlu Mustafa Kemal’le birlikte bu onuru almış olmak, biri de dünyanın bir yerinde benim gibi kendi başına hikâye yazanları özendirebilecek bir kurum bulunduğunu bilmek. Demek orası da tarihe karıştı.”
“Ama senin belgen müzende duruyor, reisim,” dedim.
“Anam saklamıştır,” dedi hüzünle. Sonra birden,
“Müze de ne yahu?” deyiverdi.
“Sizin ev müze oldu,” dedim. “Oraya da gideceğiz bugün.”
“Kalk o zaman, Yüksek kaldırımdan aşağı vuralım hemen, vapura. Aslında Kuledibi’nden geçsek de Abidin’in atölyeye uğrasak ne iyi olur. Uyuyordur şimdi, uyandırır bir kadeh de beraber içeriz.”
Bütün dostlarının öldüğünü söyledim, gözleri doldu, son kadehini kafasına dikti, derin bir of çekti, bunaldığı belliydi.
Şapkasını başına geçirmesiyle dışarı fırlaması bir oldu. Koştum peşinden. Rüzgâr gibi yürüyordu. “Ah Jan Genet,” diye bağırdı yüksek kaldırıma yaklaşırken.
Sonunda yetiştim, koluna girdim, beni ilk kez görüyormuş gibi baktı yüzüme,
“Yalnızlık dünyayı doldurmuş,” dedi. “Düşüne düşüne yarattığım bir Allah vardı, o bile yanımda değil. Ben insanları sevdim, bu sevgi bitmesin istedim, kimse yalnız kamasın istedim, herkes herkesi sevsin istedim,” dedi. Mavi gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Gözlerimin ta içine, ruhumu görecek gibi bakıyordu. Sarıldık birbirimize. İçimden, bu kimseye yaklaşmayan, sanki sevilmekten korkan ama hikayelerini, sevmek üstüne kuran adam kimseye sarılmış mıydı acaba, diye geçti. Derin yalnızlığını hissettim.
Sabah olmuştu, Karaköy’den adalara kalkan vapurlardan birine rast gelmiştik.
Dışarı oturduk. Gelen geçen motorlara, vapurlara bakıyordu.
“Dünya ne hale gelmiş,” dedi hüzünle. “Herkes kendi zamanının dışında bir yabancı bu dünyada.”
“Ada nasıl?” Diye sordu birden. “Benim adam, Burgaz, ötekiler?…”
“Adayı adalı olmayanlar bastı, adayı bilmeyenler, adanın ne olduğunu düşünmeyenler bastı. Her şey kirlendi reisim,” dedim.
“Anlatmıştım öykülerimde, para, hırs, çıkar insanı kirletir. İnsanı temiz tutan tek şey sevgidir. Bir çocuk sevgiyle büyümezse sonunda kire bulanır.”
Burgaz’a yaklaşıyorduk. Bir gemi geçti yanımızdan, hüzünle baktı,
“Biliyor musun, bir vapura Stelyanos Hrisopulos adının verilmesini isterdim, çok isterdim,” dedi. “O hikayem çok okunsun isterdim, o vapurun o hikayemi gezdirmesini isterdim.”
İskeleye yanaşmıştık, tam heykelinin oraya yaklaşırken; “Hadi bana eyvallah,” dedi. Bir anda balıkçı Sait’i görür gibi oldum. Pardösü ve şapkası gitmiş, bir kasket ve bir gömlek gelmişti üstüne. Kaybolurken:
“Benden herkese selam söyle, adamın, Burgaz’ımın ruhunu kirletmesinler. Panco’yu görürsen bu hikâyeyi ona anlat, ben sinağrite gidiyorum,” diye seslendi.
Kayboldu gitti. İskeleden beri, bu gece ben bunları yaşadım mı, hayal mi ettim onu anlamaya çalışıyorum.
Mehmet Zaman Saçlıoğlu
